Amstel Nehri’nin Kıyısında...

16 Ocak 2019

Venedik’ten daha fazla kanalı, Paris’tense daha fazla köprüsü var... Avrupa’nın en çekici ve heyecanlı şehirlerinden biri olan Amsterdam’da kaçırılmaması gereken rotaları, Saffet Emre Tonguç kaleme aldı.

"Labirent misali iç içe geçen odalarda, 15’inci ve 17’inci yüzyıl Flaman sanatçıların eserlerinin yanı sıra başka efsane sanatçılar da müzenin birçok salonunda eserleriyle ağırlanıyor."

İlk adı Amstel ırmağının üzerine kurulan baraj anlamına gelen Amstelredamme olan Amsterdam, 1200’lü yıllarda Amstel Nehri’nin ağzında sulak araziler üzerinde bir balıkçı kasabası olarak kurulmuş. Ren Nehri’ne ve Kuzey Denizi’ne bağlanan su kanallarıyla Avrupa ve dünyayla olan ticari bağları daha da gelişmiş. 19’uncu yüzyılın sonlarında şehre müzeler, bir tren istasyonu ve bir konser salonu inşa edilmiş. Gelin şimdi, gittiğinizde mutlaka görmeniz gereken bu özel yapılara birlikte göz atalım.

Dam Meydanı’na gediğinizde, kentin tam kalbindesiniz. Karşınızda duran bu muhteşem yapı ise 1655 yılından beri burada olan Kraliyet Sarayı. Bu bina aslında Belediye Sarayı olarak Jacob van Campen tarafından tasarlanmış ve sonra Napolyon’un kardeşi Louis Bonaparte tarafından bir saraya yakışır şekilde yenilenmiş. O dönemden beri de saray olarak kullanılmış. Meydanda Nieuwe Kerk (Yeni Kilise) ve beyazlığı ile öne çıkan II. Dünya Savaşı anısına yapılmış Ulusal Anıt’ı görmemenize imkan yok.

Avrupa’daki tren istasyonları arasında estetik olarak çarpıcı olmayanı neredeyse yok gibi. Amsterdam Centraal Station, 1889 yılında açılmış ve şehrin en önemli simgesi olan eski limanın yerini almış ve böylece deniz ulaşımının yükünü tamamıyla ortadan kaldırmış. Amsterdam’ın uluslararası tren bağlantısı bu istasyondan başlıyor. Tren istasyonu olmasının yanı sıra bina, 19’uncu yüzyıl mimarisinin en güzel örneklerinden biri olma özelliğine de sahip. 8600’den fazla ahşap kazık ile desteklenmiş, üç yapay ada üzerindeki istasyonun ikiz kuleleri ile orta bölümündeki muhteşem tasarım bir zafer takı gibi görünüyor.

Rijksmuseum 2018, Fotoğraf: Erik Smits

Gelelim Amsterdam’ın sanat mabedi, dünyanın en büyük Hollanda sanat koleksiyonuna sahip olan, ilk dinsel eserlerden, Altın Çağ’ın en önemli eserlerine kadar geniş bir koleksiyona çatı olan Rijkmuseum’a... Labirent misali iç içe geçen odalarda, 15’inci ve 17’inci yüzyıl Flaman sanatçıların eserlerinin yanı sıra başka efsane sanatçılar da müzenin birçok salonunda eserleriyle ağırlanıyor. Müze aynı Paris’teki Louvre gibi bir günde gezilemeyecek kadar büyük.

Amsterdam ve sanat deyince büyük usta Van Gogh’a uğramadan olmaz. 1973 yılında açılan ve son derece modern bir binada konuşlanan Van Gogh Müzesi'nin ana yapısı Gerrit Rietveld, büyük dairesel kanadı ise Kisho Kurokawa tarafından tasarlanmış. Müzede Van Gogh’un eserleri ve kardeşi Theo’ya yazılmış 800 mektup sergileniyor. Ünlü Patates Yiyenler, Günebakanlı Vazo, Arles’teki Yatak Odası, Buğday Tarlasındaki Kargalar gibi eserleri yakından görmek için harika bir fırsat!

Müzelerden devam edelim... St. Petersburg’daki Hermitage Müzesi’nin Amsterdam şubesi olarak hizmet veren müze, Rus Çarlığı’nın zenginliklerini, saltanatını, görkemli sanatlarını anlatmak amacıyla oluşturulmuş. Müzenin hikayesi 1764’de Saint Petersburg’da başlamış. Rus Çariçesi Büyük Katerina, Berlin’de bir müzayededen 200 tane tablo birden satın alınca bir koleksiyon oluşturmaya karar vermiş. Kışlık sarayının yanında bir ek bina yaptırmış ve bütün sanat eserlerini buraya yerleştirmiş.

Amsterdam’ın sanat kolu kadar etkileyici olan tarihe ışık tutan bir yapısı da, Amsterdam’daki en eski sınır evi olan De Waag. 1450 büyük yangınından sonra yapılan duvarlarla birlikte şehrin doğudaki sınırlarını belirlemiş ve 1488’de kullanılmaya başlanmış. Kuleleri ve mimarisiyle muazzam ve büyüleyici görünüyor ama 16’ıncı yüzyılda halka açık idamların yapıldığı yer olarak tarihe geçmesiyle de tüyler ürpertici aynı zamanda.