En İyileri Fotoğraflamak

14 Mart 2018

Daft Punk, Pharrell Williams, RZA, Kendrick Lamar ve Justin Bieber gibi müzik devlerini fotoğraflayan fotoğraf sanatçısı David Black’le İlkin Kurt görüştü.

"Kahramanlarınızı taklit etmeye çalışmayın, trendleri takip etmeyin veya fazla düşünmeyin ve yaptığınız işi o an istenen algının içine sığdırmaya çalışmayın." -David Black

İlginçtir, David Black’in fotoğrafçılıkla ilgili ilk anısı da, daha sonra kariyerinde onu en çok etkileyen an da, bir garajda geçiyor. Ortak noktalardan gidecek olursak eğer, şu an bu röportajı okuyan birçok kişinin arka planında olduğu gibi, David’in de arka planında hep müzik var. Kim Gordon, Daft Punk, Cat Power, The Roots, Pharrell Williams, RZA, Kendrick Lamar ve Justin Bieber gibi müzik devlerini fotoğraflayan fotoğraf sanatçısı David Black’le, müzik dinlemenin yetmediği, hissetmek de gerektiği o yerlerde gezindik.

“Şu hayatta kendimi, grupla takılan başarısız bir müzisyen olarak görüyorum. Müziği çok seviyorum ama müzisyenlerin eksantrikliği bende hiçbir zaman olmadı,” diyor bir de. Katılanlar?


Erken yaştaki hatıralarımızın hayatlarımızı nasıl şekillendirdiği beni her seferinde hep çok şaşırtıyor. Çocukluğunla başlayalım mı? Babanın kamerasıyla fotoğrafçılığı öğrenmişsin. Film ve fotoğrafçılıkla ilgili ilk anıların nelerdir?

Texas’ta büyüdüm ve yaşadığımız yerde çok fazla sanat okulu yoktu. Neyse ki babamın filme ve fotoğrafçılığa amatör bir sevgisi vardı. Evimizin garajını bir workshop’a çevirmişti ve açık artırmalardan topladığı kameraları orada birleştiriyordu.

Bu kameralardan özellikle hatırladığın bir tanesi var mı?

Bir gün ‘Texas Department Of Corrections’dan birkaç kamerayla dönmüştü. Büyük format bir makinaydı bu ve tek seferde iki kişinin portresini çekebiliyordun. Makinaları alıp yeniliyor ve bana da fotoğrafçılığı öğretiyordu. İçeride küçük bir karanlık oda yarattık ve ben de fotoğrafçılığı öğrenmeye başladım. Daha sonra V.H.S., kalitesi düşük ve kaçak baskı filmleri ciddi bir takıntı haline getirdim! Ben evden ayrıldıktan sonra bile, üzerinde küçük notlarla bana bir sürü video kaset gönderiyordu. Filmi öğrenmenin iyi bir yoluydu bu benim için.

Bu anılar kariyerini nasıl şekillendirdi?

Babam çok teknik ve bilim merkezli bir adamdı ama benim sanata olan düşkünlüğümü de çok iyi anlıyor ve destekliyordu. Küçükken beni ‘Wild Strawberries’ ve ‘Seven Samurai’a götürdüğünü hatırlıyorum. Okumaya başladığımda aynı şekilde bir ilgili ve destek gördüğümü söyleyemem ama küçüklükten bu kadar destekleyici olması, çok meşakkatli olan sanat yoluna girmem için itekleyici bir destek oldu elbette.

Kim Gordon, Daft Punk, Cat Power, The Roots, ve Pharrell Williams gibi müzisyenleri fotoğrafladın. Müzisyenleri fotoğraflamaya ne zaman ve nasıl başladın?

Şu hayatta kendimi, grupla takılan başarısız bir müzisyen olarak görüyorum. Müziği çok seviyorum ve müzisyenlerin eksantrikliği bende hiçbir zaman olmadı. Okuldayken Stop Smilling adında bir dergiye çalıştığım için çok şanslıydım aslında. İnanılmazdı çünkü beni ve bir yazarı, RZA, Cat Power, Daft Punk gibi müzisyenlerle röportaj yapmaya gönderiyorlardı. Bu inanılmaz bir deneyimdi çünkü çok gençtim ve bir fotoğraf çekiminin tüm gerçekliğiyle yüzleşmek mükemmeldi. Bir çekim bazen birkaç saat, bazen de 3 gün sürebiliyordu. Filmle çektiğimiz son dönemdi ve dergilerin bütçeleri vardı. Bunlar bir daha, o zaman olduğu gibi asla olmayacak çünkü benzer bir durumu destekleyecek bir ekonomi yok, basitçe özetlemek gerekirse. Her fotoğraf çekiminde bir şey öğreniyordum o dönem. Bazı zamanlarda da o müzisyenlerle arkadaş oluyordum ve bu da daha çok işe kapı açıyordu.

Önüne müzikle ilgili bir konu geldiğinde ilk işin ne oluyor?  Bir ön araştırma mı yapıyorsun mesela?

Konu müzik olduğunda işimle ilgili özgüvenim çok yüksek. Sadece bazen tuhaf ve zor olan, başka dünyaların insanı olduğunuz sanatçılarla çalışmaya ‘evet’ demek. Kendi deneyimlerime göre buna benzer durumların sonucu hiçbir zaman iyi olmuyor. Yine de, eğer müziği seviyorsam, ona bir de kendi tarafımdan görsel bir dünya yaratmak bana çok eğlenceli geliyor.

Bir yerde Patti Smith’in şöyle dediğini okumuştum, “Gerçek olan bağın esas saflığıdır ve burada bir yıldız, bir ikon, daha yüksek bir insan yoktur. Sadece saflık vardır.” İkonik isimlerle çalıştığın zamanları düşünecek olursan, onlar ve beklentileriyle ilgili bu cümlede buluşur musun?

Kesinlikle! Şöhretin tüm bu ‘müzik olayıyla’ çok az ilgisi var aslında. Fotoğrafçı ve objesi arasındaki o çok samimi anda çekilen bir fotoğraf her şeyi anlatıyor. Mesela Justin Bieber, fotoğrafladığım en savunmasız insanlardan biriydi. Çekimin sonunda bana çok yalnız gözlerle baktı ve onu sörf yapmaya götürüp götüremeyeceğimi sordu. Fotoğrafçı konusuyla her zaman çok saf ve elektriği olan bir iletişim kurmak ister. Ve eğer bunu karşılıklı olarak yakalayabilirlerse, bu elektrik her zaman fotoğrafa yansır. Çok meşhur sanatçılarda bazen şöyle bir durum olabiliyor; üzerlerindeki kabuk o kadar kalın oluyor ve o kadar çok fotoğraflanmış oluyorlar ki, onlara ve gerçek karakterlerine ulaşacak bir yol bulmanız gerekiyor. Ancak bu şekilde ortaya cidden iyi ve henüz çekilmemiş bir karelerini çıkarabiliyorsunuz.

Yayınlanmamış işlerini bir kitap olarak basmayı düşünüyor musun?

Eninde sonunda kesinlikle! Ama sanırım bu daha çok bir emeklilik projesi olur benim için. Elimde henüz gün yüzü görmemiş o kadar iyi fotoğraflar var ki inanamazsın!

Eminim! Fotoğrafını çektiğin isimlerle kesin çok tuhaf anlar da yaşamışsındır. Bizimle paylaşabileceğin bir tanesi var mı? Yani Kim Gordon’la ne sohbet ettiğini ya da Pharell’in ne espri yaptığını o kadar merak ediyorum ki!

2011 yılında bir arkadaşım, Kendrick Lamar ile ilgili bir proje yapmam konusunda beni itekleyip duruyordu. O zaman sadece bir single’ı vardı ve kariyerinin nereye gideceği de belli değildi. ‘Hype’ dediğimiz şey tam olarak şöyle işliyor: Eğer bir kişi çok ciddiye alınmıyorsa, o kesinlikle bir sonraki büyük isimdir. Neyse çekim gününe gelelim... Lamar’ın Compton’daki amcasının evine gittim. Orada garajda kendi kendine küçük bir stüdyo kurmuştu. Odaya girdiğimde gözüme takılan ilk şey, dev bir panonun üzerindeki el yazısı alıntılardı. Her bir alıntı ‘bütünlük’ ve ‘başarıyla’ ilgiliydi. Her bir paragrafın başlıkları vardı; Karizma, Madde, Sözler, Eşsiz, Çalışma Etikleri... Bu adamın cidden çok motive ve akıllı olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum. İki gün boyunca, onunla stüdyosunda bir takım anları kaydederek geçirdim. O dönemde kaydettiği şarkılar daha sonra kariyerini fişekleyen “good kid m.A.A.D. city” albümünü oluşturdu. Onun o derece büyük ve odaklı olması cidden gerçek üstüydü! Sonrasında çok çalışmaya devam etti ve şunu söyleyebilirim ki o hala aynı adam.

Muhteşem bir hikaye bu! Peki sen kimleri dinlemekten hoşlanıyorsun?

Mesela tam şu an plaktan Haruomi Hosono’nun Tropical Dandy albümünü dinliyorum. Evimde her zaman müzik çalar. Onsuz bir dünya düşünemiyorum!  

Seni en çok ne etkiliyor veya ne ilham veriyor?

Sanırım en çok filmlerden etkileniyorum. Başka bir dünyada kaybolma fikrini çok seviyorum ve filmler bunu çok iyi sağlıyor. Film sahnelerinden çok fazla ilham alıyorum. Fotoğrafçının yorumunu çok seviyorum ama her zaman sinemanın yarattığı dünyayı kıskanmışımdır. 19 yaşımdayken Kelly Reichardt’dan bir ders almıştım ve o derste izlediğim birçok film benim fotoğraftaki estetik anlayışımı şekillendirdi:. Mesela ‘Two Lane Blacktop’, ‘The Long Goodbye’, ‘The Searchers’, ‘Walkabout’, ‘Repo Man’ ve bu liste böyle devam ediyor...

The New Yorker dergisiyle düzenli işbirliği yapıyor olmak, bir yazıya eşlik etmek sana nasıl hissettiriyor?

Dergi dünyası çok değişiyor ama The New Yorker kültürel bir enstitü gibi daha çok. Geçen gün Rolling Stone aldım ve sanki 10 sayfaymış kadar inceydi. Şu an ana akım medyada maalesef baskı dergilerin yeri gitgide yok oluyor. Fotoğrafçılar için de çok zor bir dönem bu aslında çünkü fotoğrafçıların işlerini karşılayacak bütçeler de gitgide küçülüyor. Bir yazılı eserle fotoğraflarımı birleştirmek gerçekten çok hoşuma gidiyor ama gerçeği bilmek ister misin? Bu ölmek üzere olan bir sanat. Ama The New Yorker sanırım her zaman kalacak çünkü zevkleri her zaman çok çok iyi.

İlk kitabın Cerro Gordo’dan bahsetmek istiyorum. Los Angeles kimliğiyle ilgili çok farklı bir bakış açısı sunuyorsun. Instagram’ında Nick Cave’den alıntı yaparak hislerini şöyle dile getirmişsin, “Kötü bir fikri hayata geçirmek hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir çünkü o fikrin değeri siz onu ortaya çıkarmadıkça değerlendirilemez.” Cerro Gordo sana ne öğretti?

Babamı kaybettiğim dönemde başlamıştım o projeye ve Los Angeles da benim için değişmeye başlamıştı. Zor bir dönemdi ve bu yüzden yaşadığım şeyi, duyduklarımla ve hissettiklerimle yansıtmaya çalıştım. Los Angeles çok değişik bir şehir çünkü parlak güneşi ve derin gölgeleriyle çok fazla kontrast barındırıyor. Bir görsel sanatçı için iyi bir arka plan çünkü çelişkiyle dolu. Buraya gelmiş herkes bunu hissetmiştir. Benim bu şehirle ilişkim hep çok derindi ama kişisel bir trajediden dolayı ve bu trajedi bambaşka bir şeye dönüşüyordu ve benim de bu anları yakalamam gerekiyordu.

Bir fotoğrafçı olarak hikaye anlatmak mı daha önemli yoksa mükemmel kareyi yakalamak mı?

Neyse ki bir görsel her ikisi de olabiliyor ve bence insanlar her zaman soru soran veya hikaye anlatan görsellere tepki vereceklerdir. Instagram’ın anlık olması ve görsel bir algı anlayışı oluşturması ve bunun sürekli değişmesi inanılmaz.

Son olarak; kreatif endüstride yer almak isteyenlere bir tavsiyen var mı?

Çok basit ama bu zaten verilebilecek en iyi tavsiye sanırım: kahramanlarınızı taklit etmeye çalışmayın, trendleri takip etmeyin veya fazla düşünmeyin ve yaptığınız işi o an istenen algının içine sığdırmaya çalışmayın. Yapabileceğiniz en önemli şey iç sesinizi dinlemek ve yaptığınız işle ilgili kendinizi iyi hissetmek. Eğer insanlar beğenirse, harika! Beğenmezlerse en azından ortaya çıkardığınız işle gurur duymayı bilin!