Gerçek Lüks Bir Adada Olabilir Mi?

04 Nisan 2018

São Tomé ve Príncipe adasının pembe gün batımı, beyaz tropik kuşları, yeşil papağanları, volkanik tepeleri ve müthiş ormanı, kayıp bir dünyadan ziyade, saf bir mutluluk hissi barındırıyor.

"São Tomé tam olarak, Karayipler’in ‘uykucu’ bir köşesi, Brezilya’da bir balıkçı köyü ve Küba’nın seksapeli arasında bir yerde duruyor."

São Tomé ve Príncipe, Gabon’un sahilinde yer alıyor. Bu harika adanın adını daha önce duymamış olabilirsiniz. Dürüst olmak gerekirse biz de... Adalar, genelde herkes için kayıp bir dünyadan bahsediliyormuş gibi hissettirir. Fakat bu defa değil.

São Tomé ve Príncipe adasının pembe gün batımı, beyaz tropik kuşları, yeşil papağanları, volkanik tepeleri ve müthiş ormanı, kayıp bir dünyadan ziyade, saf bir mutluluk hissi barındırıyor. Dünyanın en küçük ülkelerinden biri olan, São Tomé ve Príncipe, birbirinden 150, Afrika’nın sahilinden ise 250 km uzaklıkta iki ekvator adasından oluşuyor. Küçücük bir popülasyona sahip olan ülke, turistler için bakir haliyle çok çekici bir rota aslında.

Adaya gitmek için direkt uçuşlar yok. Portekiz’den 7 saatlik bir uçuşla başkent São Tomé’ye ulaşıyorsunuz. Sizi ilk karşılayan, palmiyeler ve yumuşacık bir kumsal oluyor. São Tomé tam olarak, Karayipler’in ‘uykucu’ bir köşesi, Brezilya’da bir balıkçı köyü ve Küba’nın seksapeli arasında bir yerde duruyor. Merkezin rengarenk kolonyel evleri, keçilerin ve tavukların gezdiği, tropik meyvelerin satıldığı pazarı, civarda her an karşınıza çıkabilen muz ağaçları, porselen güller ve orkideler, her nasılsa olmanız gereken yerdeymişsiniz gibi hissettiriyor. Sokaklarda gezinirken en çok duyduğunuz ifade; “leve-leve.” Sakin olmak, yavaştan almak, aceleci olmamak, paniklememek anlamına geliyor. Bir kere daha anlıyorsunuz ki ada, sizi kendi zamanına almak için var.

São Tomé’den uçakla 35 dakikalık uzaklıkta olan Príncipe, gerçek bir ada deneyimi sunuyor. Manhattan’ın iki katı büyüklüğündeki Príncipe, Unesco koruması altında ve nüfusu 7000’den az. Boş kumsalları, ormanlık yollarıyla ve balıkçı köyleriyle oyuncak bir yerleşim alanına benziyor. Bundan beş yıl önce adada yollar bozuktu, ne internet ne de telefon sinyali vardı. Kaplumbağalara yuva olan kumsalları ve birçok tropikal kuşu barındıran ormanlarından fırsat bulduğunuzda, şehrin içinde küçük bir tur atın. Tüm lokal halkı görebileceğiniz ve sohbet edebileceğiniz mahalle aralarında, kilise çıkışı takılanları görebilir ve hatta adanın başkanına bile rastlayabilirsiniz. Etrafta gördükleriniz, genelde lokaller olur ya da bir haftada sayıları yirmiyi geçmeyen turistler.

Geçen yaz açılan Roça Sundy, eski bir çiftçi evi. Kolonyel bir zarafetin hakim olduğu mekanda, yüksek tavanlar, yavaş yavaş dönen tavandan asılı fanlar, uzun çift kanatlı kapılar, bahçeye bakan derin balkonlar, ülkeye ayak bastığınız anda üzerinizi saran o büyüyü daha da artırıyor. Ahşap barı ve kokteylleri öyle göz alıcı ki, taburelerine ancak, ince keten parçalarla oturabilirmişsiniz gibi hissediyor insan.

Príncipe’in yeni oteli Sundy Praia ise Fransız mimar Didier Lefort tarafından yaratılan 15 villa, ciddi anlamda lüks süitler aslında. Tavana kadar yüksek camlardan denizi ve kumsalı gören geniş ahşap verandalarının bazılarında havuz da bulunuyor. Mini barındaki atıştırmalıklardan banyosundaki sabunlara kadar organik ürünler barındıran bu küçük sarayların dışında kalan tüm arazi, Güney Afrikalı bahçe tasarımcısı Greg Straw’un elinden çıkıyor.

Soyutlanmış bir alan gibi değil de, bir rüya ülkesindeymişsiniz gibi hissettiren, ‘yarı keşfedilmiş’ bu cennet özetle, ilgi ve alakanızı bekliyor. Ve onun dünyasında her şey, tamamen karşılıklı...