Sanatçının Rolü Aslında Nedir?

02 Mayıs 2018

Arslan Sükan’ın sekiz yıldır dünyadaki çeşitli kırtasiyelerden topladığı test kağıtları, onun için günümüzün mağara resimleri gibi. Sıla Güven sanatçıyla, ‘Public on Paper’ serisinin sorgulattıklarını konuştu.

“Yeni dünyada her şeyin kaydediliyor olması, şaşırmayacağımız anlamına gelmez. Biz beş duyusunun ötesine geçemeyen canlılar olarak, her zaman şok olabilme kapasitesine sahibiz ama sanatın salt amacının şok etmekten çok başka olduğunu ve bir olasılık yaratması gerektiğini düşünüyorum.”

İnsanlar yüzyıllar boyunca bazı sanat eserleri üzerine tartıştı ve hala daha tartışıyor; mesela Mona Lisa’nın gülüşünü. Sanat da diller gibi mesaj taşıyabiliyor mu? Bir sanat eserinin anlamını çözebilmemiz için, sanatçının hayatındaki dış etkenleri mi bilmemiz gerekiyor, yoksa işlerinin ortaya çıkmasına sebep olan içsel nedenleri mi? Sanatçının rolü aslında nedir? Peki bir sanat eserine sadece keyif almak için bakamaz mıyız? 

John Dewey, sanatın bir kültürü anlayabilmek için en iyi yol olduğuna inanıyor. Ona göre sanatı anlamak, kendinizden başka birini anlayabilmek gibi. Örneğin sevdiğiniz bir kimsenin gülümsemesini taklit edebilirsiniz belki ama o gülümsemeyi bir cümlede özetleyebilir misiniz? Herhangi bir mimikteki anlamı çıkarabilirsiniz çünkü o kişiyle ilgili bir bilgiye sahipsinizdir. Ve sanatı yorumlamak da, zemin ve kültür gerektirir. 

Fotoğraf, Didem Kendik

O gün Öktem Aykut Galeri'deki açılış gecesinde, Arslan Sükan’ın ‘Public on Paper’ isimli sergisini gezenler iki gruba ayrılıyordu: Duvardaki işlerin sanatçının yaptığı resimler olduğunu zannedenler ve işler arasındaki kopukluktan doğan bütünlüğü çözmeye çalışanlar... ‘Public on Paper’, aslında izleyiciyi şaşırtmaya çalışmanın ötesinde. Sekiz yılı aşkın süredir dünyanın çeşitli yerlerindeki kırtasiye ve sanat malzemeleri satan dükkanlardan topladığı, müşterilerin çeşitli kalem, marker ve sanatsal çizim malzemesi denemek için kullandıkları test kağıtlarını toplayan sanatçı, bir zaman sonra çöpe atılan bu müsveddelerin hem mahrem, hem de teşhirci pratikleri nasıl yansıttıklarını ve özgün toplumsal dokümanlar olarak neler aktarabileceklerini göstermek üzere, kişisel sergisini ortaya koyuyor. Arslan Sükan, ‘Public on Paper’ serisindeki işlerin bir ‘buluntu nesne’ olmalarının dışında, John Dewey’yi doğrulayarak, daha fazla katmanları olduğunu anlatıyor. 

John Berger, duvardaki resmin de aynı insan gözü gibi sadece tek bir yerde olabileceğini, fotoğraf kamerasının bir görüntüyü olduğu yerden başka yerlere taşıdığını ve böylelikle ona var olabileceği yeni yerler bulduğunu söylüyor. Fotoğrafla başladığını düşününce, ‘Public on paper’ serisini de aynı algıyla ortaya koyduğunu söyleyebilir miyiz? 

Aslında çalıştığım kavramların üzerine, onların bir devamı olarak nitelendirilebilir bu iş. Çünkü temelde yapmak istediğim, normalde çok da fazla dikkat çekmeyen, görünmez olan şeyleri görünür kılmaya çalışmak. Dünyanın çeşitli kırtasiyelerinden topladığım bu test kağıtlarını ben toplamasaydım, hepsi zaten çöpe gidiyordu. Her biri farklı bir kültürden ve birbirinin farkında olmadan ürettikleri denemeler bunlar. Bense onları bağlamlarından koparıyor ve başka bir yere koyarak onları görünür kılıyorum. Belki biraz da fotoğrafta olduğu gibi... 
Untitled 1, New York

Grafitiden yola çıkacak olursak, bir işin sanat olarak değerlendirilebilmesi için kurumsallaştırılması gerekiyor. Törensel bir yanı var müzelere, galerilere girmenin. Bu yorum grafiti için daha kolay yapılabilir ama birilerinin görmesi için yapılmış olup olmadığından emin olmasak da, bu müsveddeleri kurumsallaştırdığına inanıyor musun? 

Kurumsallaştırmak denmez ona bence. Bu işleri günümüzün mağara resimleri olarak kabul ediyorum bir şekilde. Kimse onları görmeyecekken, oldukları yerden çıkarıp topluma sunuyorum ve onları sosyal bir doküman olarak da kabul ediyorum. Nasıl bundan on bin yıl önceki bir mağara resmi, o dönem yaşayan insanlar hakkında bir ipucu veriyorsa, belki de gelecekten bu döneme bakıldığında, bu resimler ve karalamalar da insanlığın nasıl yaşadığına dair bir ipucu verecek. 

Bu seri bir ‘found object/buluntu nesne’ serisi mi? 

Aslına bakarsan, başlangıç fikri olarak uzun zamandır ‘buluntu nesne’ fikri üzerinden sanat yapmak vardı aklımda zaten. Onun üzerine de karşıma böyle bir malzeme çıktı. Çıkış noktası olaraksa kafamdaki net ifade şuydu; ‘zaten dünyada yeterince gözden kaçan malzeme var.’ Gözden kaçan bir şeyi topluma sunmaktı yapmak istediğim. Ama aslında bu malzemelerin ‘buluntu nesne’ olmaları dışında, daha fazla katmanları var. 

Untitled 4, New York

Bu katmanların anlamını açar mısın? 

Bu müsveddelerin hem mahrem, hem de teşhirci pratikleri nasıl yansıttıklarını ve özgün toplumsal dokümanlar olarak neler aktarabileceklerini göstermek istedim. Bu eskiz, karalama ve çizimlerin doğaçlama katmanlarında, grafiti ve sokak sanatına mahsus bir üretim karakterinin kamusal alana yönelmemiş bir veçhesini de açığa çıkartmış oldum. Geçmiş katmanların izlerini tamamen yok eden parşömen gelenekleri ya da açık-kaynak metin düzenleme platformlarının aksine, bu müsvedde derlemesi geçmiş ve şimdiki zamanı üst üste bindirerek beraberce yansıtan ve böylece özel imgelem ve kamusal ifadeyi bir arada dışa vuran bir seri teşkil ediyor. Bu deneme destelerinden seçtiğim müsveddeleri buluntu nesne olarak ele aldım, bu sayfaları yüksek çözünürlükte tarayıp sonrasında büyüterek genişletilmiş ebatlarda Inkjet yazıcıdan kâğıda aktardım. Bu sayfaların üzerindeki görünür görünmez izler, sahiplik ve yaratıcı edinim konumlandırılmasını zorlaştıran bir anonimlik arz ediyor. Bu sayede ortak bir deneyim formundansa, bireysel seslerin bir toplamı olarak tanımlanmaya daha uygun olan kamusal alanda sanatçının soyunduğu rolü de sorguluyor. 

Peki bu müsveddelere tekrar dönüp baktıkça, onlara olan hissin değişti mi? 

Onları orijinal büyüklüklerinden çok daha büyük bir şekilde bastığım için, gözümden kaçan şeyler ortaya çıktı tabii. Onun dışında hissiyat olarak fazla bir değişiklik olduğunu söyleyemem. Yani onları ilk gördüğüm an, görür görmez aşık olmak gibiydi. Muhteşem bir proje olacağına o an inandım. Tabii hepsini bir galeri ortamında, bir ‘beyaz küpün’ içinde gördüğünde çok daha farklı oluyor her şey. Onları sanki bir resme bakıyormuş gibi yukarıya yükseltiyorsun, statüsünü değiştiriyorsun yani, ama izleyicinin gözünde... Benim için ilginç olan, insanların ilk gördüklerinde verdikleri tepki ve konseptini öğrendikten sonra verdikleri tepki. 

Untitled 7, Miami

Açılış gecesi, insanları gözlemledim. Bu serinin ne olduğunu bilmeden ve bunların senin çizimlerin olduğunu sanan insanlar da vardı. 

Aslına bakarsan çoğu öyleydi... 

Bir de, bir sanatçının sergisini gezmeye geldiğinin son derece farkında olan, işlerin genelindeki tutarsızlık sebebiyle, ‘bu işte bir iş’ olduğunu kavrayanlar vardı. 

İşte bu tam olarak bir ‘limitli algı durumu.’ Sadece gördüğün kadarıyla değerlendirdiğin zaman, bulunduğun yer her neresiyse, orada kalıyorsun. Bu seride aslında algının arkasında da bir şey olduğunu gösterdiğimi düşünüyorum. Serinin hikayesini öğrendikten sonra bambaşka bir şey çıkıyor ortaya. Benim bu zamana kadarki tüm işlerim böyleydi aslında. Hiçbir şey salt göründüğü gibi değil... 

Untitled 12, New York

Kendisine göre en ideal toplum için -hatta ütopik bir toplum için- sanat yaptığını ifade ediyor bir röportajında Marcel Duschamp. Fakat 'gerçek' toplum için yapmayı seçse, belki daha fazla ün ve paraya sahip olacağını dile getiriyor. Seni sanat yapmaya iten şey nedir? Toplum için sanat yapmak fikrinin neresinde duruyorsun? İzleyicinin kimler olduğunu düşünüyorsun? 

Yaptığım işler ilk olarak kendi yaşadıklarımın bir dışavurumu. Toplumun her kesiminden insanın anlayabileceği işler yapmaya çalışıyorum ama herkese hitap edecek işler olduğunu söylemem zor. Bir şeyler yaratmak –ki bu illa bir sanat eseri olmak zorunda değil- ama bence insanın içinde var olan içgüdüsel bir durum. Aslında her insan bir şeyler yaratıyor, kimi farkında olarak kimi farkında olmadan. 

Untitled 15, Istanbul

Sanatın politikaları değiştirecek bir yapısı olduğuna inanıyor musun? Sanatçı bir ‘toplumsal figür’ olarak sence nerede durmalı? 

Sanatın doğasında bir dönüştürücülük, sorgulama veya başka bir olasılık yaratma durumu olduğuna inanıyorum ve dolayısıyla farklı bir bakış açısı veya düşünce her an farklı bir olasılık imkânı doğuruyor. Bir tünelin içindeyken, tünelin sonundaki ışığı görebilirsin ama tünelin dışında neler olup bittiğinin farkına varamazsın. Topluma dayatılan sistemi de bu verdiğim tünel örneğine benzetebiliriz, sanat da bize bu tünelin dışındaki hayatı göstermeye çalışıyor bence. 

Grayson Perry belgeselinde sanatın şok edici etkisinden, şokun doğasından ve neden artık sanatın şok edici bir etkisi olmadığından bahsediyor. Her şeyin kayıt edilebildiği ve görsel eğlence için sunulduğu bir dünyada, sanat bizi hala şaşırtabilir mi ya da bu ne derece önemli? 

Bence esas olan sanatın şok etmekten çok farklı bir olasılığı yaratabilmesidir. Yeni dünyada her şeyin kaydediliyor olması, şaşırmayacağımız anlamına gelmez. Biz beş duyusunun ötesine geçemeyen canlılar olarak, her zaman şok olabilme kapasitesine sahibiz ama sanatın salt amacının şok etmekten çok başka olduğunu ve bir olasılık yaratması gerektiğini düşünüyorum.