Yeni Görme Biçimleri

19 Haziran 2017

Sam Bardaouil ve Till Fellrath’ın küratörlüğünde Arter’de gerçekleştirilen “Görme Biçimleri” sergisi, John Berger’ın kattığı bakış açısı üzerinden şekilleniyor.

"John Berger sayesinde sanat eserlerine karşı izleyicinin bakışı değişti. Eseri üreten ve eseri inceleyen arasındaki ilişki, çok bilinmeyenli denkleme dönüştü."

Bir ressam olarak düşüncelerini ve yazılarını her zaman görsel bir dünyada şekillendiren John Berger1972’de BBC için hazırladığı “Ways of Seeing/Görme Biçimleri” isimli programı üzerine hazırladığı aynı adlı kitabıyla oldukça ses getirmişti. Berger, Görme Biçimleri ile “görme” eyleminin kendisini optik bir olaydan çıkararak kavramsal bir boyutta aktarmaya çalıştı. Berger’a göre “bakmak”, politik bir eylemdi ve bakan kişinin altyapısı bu eylemi doğrudan etkiliyordu. Bunun üzerine baktığınız şeye "ne zaman" ve "nerede" soruları da eklenince, objenin anlamı gittikçe derinleşmeye başlıyordu. Kısacası, John Berger sayesinde sanat eserlerine karşı izleyicinin bakışı değişti. Eseri üreten ve eseri inceleyen arasındaki ilişki, çok bilinmeyenli denkleme dönüştü.

Sam Bardaouil ve Till Fellrath’ın küratörlüğünde Arter’de gerçekleştirilen “Görme Biçimleri” sergisi, John Berger’ın kattığı bakış açısı üzerinden şekilleniyor. M.Ö. 1.000 yılından günümüze 33 sanatçının çeşitli mecradaki eserlerini içeren sergide izleyicinin bir sanat yapıtını anlama süreci ele alınıyor. Sergideki işler, bir bütün olarak temelini oluşturan siyasetten ve sergilenme biçiminden bağımsız olamayacağının mesajını veriyor. Öyle ki, serginin tasarımı bile (çizgisel bir akış olmaması, eserlerin yanına numara ve bilgilerinin yazılmaması, sergiyi kitapçık üzerinden takip edebilme), sergi gezme pratiğini değiştiriyor.

"Temsiliyet meselesi" ve "temsilin de temsili" gibi konulara değinen “Görme Biçimleri”, sergilediği yapıtlar üzerinden dünyayı aslında ne kadar tek boyutlu algıladığımızı ve madalyonun öbür yüzünü çoğu zaman göremediğimizi sık sık hatırlatıyor.

13 Ağustos’a kadar ziyaret edilebilecek sergiden akıllarda kalan 5 yapıtı sizin için sıraladık:


Vik Muniz: Tersinden (Ütü Yapan Kadın)

Bu eser, Vik Muniz’in dünyaca ünlü ressamlara ait resimleri ters çevirerek sergilediği “Tersinden” serisine ait. Duvara yaslı duran tablo, ilk bakışta pek bir şey ifade etmese de yanına yaklaştığınız zaman üzerinde yazan yazılar ve etiketler, parçaları birleştirmenize imkan veriyor. Muniz’in amacı, hep ön yüzünü görmeye alışık olduğumuz tabloların bizden saklanan ama aslında tablonun hikayesi ve kökeni hakkında oldukça bilgi veren arka yüzü ile karşı karşıya getirmek. Resmin arkasındaki çizikler, karalamalar ve izlere bakan izleyicinin tabloyla olan etkileşimi değişime uğrayarak, geleneksel bakış açısına alternatif geliştiriliyor.


James Casebere: Evler Manzarası

James Casebere, aynı seriye ait iki fotoğrafı ile sergide yerini alıyor. Sanatçının maketlerle gerçekçi bir sahne yaratıp fotoğrafladığı eserler o kadar kusursuz ki, izleyicinin görmek istediği “sahicilik” aurası sürekli bozuluyor. Her ne kadar Fibonacci’nin Altın Oran’ını, gördüğümüz objelerde arasak da, “mükemmel” kavramını yaşadığımız evrende yakalayamayacağımızı bir şekilde biliyor ve kabulleniyoruz. Evler Manzarası isimli fotoğraflarıyla yarattığı sahnelere izleyiciyi yabancılaştıran Casebere, kusursuzu yaratma çabasının nafile olduğunun ve eninde sonunda yapaylıkla sonlanacağının altını çiziyor.



Gustav Metzger: Yürüyerek Girmek… ve Sürünerek Girmek…

Metzger’in “Tarihi Fotoğraflar” serisine ait “Yürüyerek Girmek…” ve “Sürünerek Girmek…” adlı eserleri, fotoğraf ve izleyici arasındaki mesafeyle oynayarak fotoğrafın alt metnini boşaltıyor. Sanatçı, biri Mescid-i Aksa Katliamı, diğeri de Nazi Almanyası’ndan olan siyah-beyaz fotoğrafları büyüterek ilk manipülasyonunu gerçekleştiriyor. İkinci manipülasyon ise esere bakma biçimimizle başlıyor: Yürüyerek Girmek’i bir perde arkasından, neredeyse fotoğrafa yapışık şekilde inceleyebiliyorken, Sürünerek Girmek’i ise yere serili bir çarşafın altından sürünerek görebiliyorsunuz. Eserlere fazlasıyla yaklaşmak ve kadrajdaki objeleri algılayabilmek için yeterli mesafeyi yakalayamamak, yansıtılan travmatik olaylardan ziyade, grenleri ve pikselleri algılatıyor. Böylelikle bakan ile bakılan arasındaki ilişkiyi bir kez daha sorguluyorsunuz.



Alicja Kwade: Gegen den Lauf

Gegen den Lauf, sergi alanında eserlerden bağımsız olarak duvara asılı bir saat gibi gözükse de hareket ettikçe serginin bir parçası olduğunu anlıyorsunuz. Normal bir saatten farklı olarak kırmızı saniye ibresi dikey ve sabit dururken, saat kadranı ters yönde dönüyor. Saatin mekanizması hiç sekmeden çalışsa da saatin kaç olduğunu anlayamadığınız için günlük objelere karşı sabit algımızın yıkılması kaçınılmaz oluyor. Saniye ibresi yerine saat kadranının dönmesi, görünen obje her ne kadar saat olsa da işlevini tamamen değiştiriyor.



Markus Schinwald: Abby, İsimsiz, Isadore

19. yüzyılın ilk yarısından Avusturya Biedermeier üslubuna ait resimler yapan Schinwald, portrelerine eski işkence araçlarını andıran protez ve tıbbı aletler çizerek görmeye alışık olduğumuz portre imajını bozuyor. Yaptığı dokunuşlarla resimlerini bir janra dahil etmemizi güçleştiren Schinwald, portrenin yapım amacıyla estetik anlayışını sorgulatıyor.